

Sitemize hoşgeldiniz.
Tarih: 05-20-2012
Saat: 22:48
Mynet Sohbet, Mynet ChatMynet Sohbet, Mynet Chat |




(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)



(5,00 out of 5)
Yazar: lideradmin
Tarih: 30 Mart 2011 / 23:10

KADINLAR NEDEN ALDATIR?
Bu soru kadınla erkeğin var olduğu ilk zamanlardan beri soruluyor ve muhtemelen var olmaya devam ettiğimiz süre boyunca da sorulacak.
Bir kadın eşini ya da birlikte olduğu erkeği niye aldatır?
Aslında yanıt basit; bir erkek evli olduğu kadını niye aldatırsa aynı nedenlerden dolayı aldatır. Sadece yüzdelik dilimler değişebilir.Yani bir erkek için aldatma nedenleri arasında eşini artık sevmediği ya da cinsel anlamda mutlu olmadığı gibi gerekçeler ilk sıralarda yer alırken,bu gerekçeler bir kadın için daha alt sıralarda yer alabilir.Ancak sonuç olarak gerekçeler arasında yer alacaktır.
Aldatma bir kadının ya da bir erkeğin birlikte olduğu insanı bir başkasıyla beraber olarak aldatması gibi görülebilir ama olay o kadar basite alınmamalıdır.Toplumun sosyal değerleri ve daha pek çok faktör bu aldatma olayını daha farklı yerlere taşımaktadır.
Genellikle aldatan tarafın erkek olduğu görülse ve öyle olduğu sanılsa da durumun çok da öyle olmadığı yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmış durumda.Kadınlar da en az erkekler kadar aldatıyor.Bu aslında çok çarpıcı ve düşündürücü bir sonuç.Hatta bazı araştırma sonuçlarına göre evli olan kadınların neredeyse yarısı eşlerini aldatıyor.Böyle rakamlarla bakınca durum gerçekten vahim.Peki ne oluyor da kadınlar aldatıyor?
Öncelikle şunu bilmek gerekiyor.Bütün ilişkilerimizde,insanlarla girdiğimiz diyaloglarda, sağlığımızda,işimizde,kısacası hayatımızın genelinde etkili olan yegane şey hormonlar,yani cinsellikte de söz sahibi olan hormonlarımız her şeyi belirliyor.Ve hiçbir kadın ya da erkek sadece el ele tutuşmak ya da göz göze bakışmak için eşini aldatmıyor.
Aldatmanın kendisi doğrudan cinsel amaç taşıyor.İşte bu cinsellik nedeniyle aldatmak affedilmez bir eylem olarak görülüyor.Çünkü aldatılan eş de, toplumun diğer bireyleri de aldatma deyince işin temelinde cinsel birliktelik olduğunu bildiği için,eylemin kendisi aldatılan taraf için çok büyük bir aşağılanma ve yetersizlik duygusuna yol açıyor.
Kadınlar aldattıkları zaman aslında inanılmaz büyük bir risk alıyorlar.Bu açıdan bakınca da çok gözü kara davrandıklarını söylemek mümkün.Üstelik aldatan kesim,genellikle çok baskı altında kalan kesim.Hareketleri yasak,günah olarak kısıtlanan,yaptıkları şeylere ‘el alem ne der?’ düşüncesiyle azami dikkat etmek zorunda kalan kadınlar.Bu kadınlar bunca baskıya ve kontrole rağmen bir başka erkeğe aşık olabiliyorlar,hatta onun peşinden çoluk çocuğu bırakıp gidebiliyorlar.O kadar gözleri kararıyor ve o kadar aşık olabiliyorlar ki(!), gerçekten de bir annenin asla vazgeçmeyeceğini düşündüğümüz çocuklarını bile hiçe sayabiliyorlar.
Bu kadınlar niye aldatıyorlar diye sorduğumuzda cevaplar da ilginç aslında. Büyük bölümü eşinin de zamanında kendisini aldattığını ve bunu hak ettiğini söylüyor ama bu gerçeği yansıtmıyor;sadece yapılan yanlışa bir kılıf uydurma çabasından ibaret.Evet,eşlerin aldatması ilk sıralarda yer alıyor.Sonra cinsel uyumsuzluk ve şiddete uğramak neredeyse başa baş yanıtlar arasında.Eşin kaba davranması,saygısızlığı ve evlilikte araya giren yıllar aldatmaya zemin hazırlayan şeyler.Zamanla çocukların da büyümesi ve kendi hayatlarını kurmaya başlamasıyla beraber baş gösteren ’Eyvah! Yaşlanıyor muyum?’ paniği. Yaşlanmadığını ve hala güzel olduğunu ya da hala ilgi gördüğünü önce kendisine ispat etme ihtiyacı. Bir iki buluşmadan,hafif bir flörtten ne zarar gelebilir ki?Ne zarar gelebilir ki diye başlayan arkadaşlık romantik bir ilişkiye dönüştüğünde iş işten geçer ve göz hiçbir şeyi görmez artık.
Bu tip aldatmalar genellikle uzun yıllardan sonra artık heyecanı kalmamış evliliklerde görülse de aldatma her yaş için geçerli bir eylemdir.
Yaşı daha genç evliliklerde de aldatma yaşanıyor.Tuhaf ama gerekçeler neredeyse heyecanı bitmiş evliliklerdekiyle aynı.’Kaba davranıyor,onu sevmediğimi fark ettim.Onunla evlenmekle hata etmişim.Evlilik bana göre değil.Gerçek aşkımı buldum’ vs.vs.vs.
Gerekçeler hep bildik gerekçeler ama acaba gerçekten de sebepler bunlar mı?Yine araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlara göre gerekçeler bunlar değil.Üstelik o kadar basit sebepler var ki aldatmaların altında…
İlk neden erkeğin anlayışsızlığı ve ‘nasıl olsa evlendik,artık benim karımsın’ yani ‘benim malımsın’ zihniyeti.Evlenmeden önceki nazik davranışların bir çırpıda unutulması.Garip ama özel günlerin unutulması da evlilikte aldatmayı getirebiliyor.Kadını sevdiğini hissettiren davranışların unutulması ya da yapılmaması da önemli nedenler arasında.Öz bakım ve temizlik kurallarına uyulmaması.Yani saatlerce televizyon karşısında göbeğini kaşıya kaşıya yatan bir erkek kadına inanılmaz itici geliyor.Bu davranışı yapan bir erkekle aynı yatağı paylaşmak bir yana cinsel anlamda mutlu olmak hiç mümkün görünmüyor.
Evdeki karısını baskı altına alıp,dışarıdaki kadına bakan erkek profilini tersine çevirdiğimizde,evdeki kocasının haline bakıp dışarıda bakımlı dolaşan erkek daha cazip geliyor kadına.Aslında bu açıdan haklılar da.Evlenmeden önceki günlerin özenini kaybeden çiftler için tehlike çanları çalıyor.Bu, taraflar birbirlerini aldatacak demek değil elbette.Ama mutlu olmak isteniyorsa beraberliklerde el değmemiş bazı alanlar bırakılmalı.Zamanla o alanları başkalarının doldurması istenmiyorsa da nefes alacak alanları olmalı kadının ve erkeğin.Tamamen birbirlerinin olduklarında kendileri olamadıkları için, ezildikleri,daraldıkları için başkaları için yaşamaya başladıkları ve bu işten de ciddi olarak sıkıldıkları için,bu cendereden kaçmanın yolu başka pencereler açmak oluyor hayata.Beğenelim ya da nefret edelim ama olaya böyle bakmak durumundayız.
Kadın niye aldatır sorusuna,ruhunda fahişelik vardır ya da kocasının ve sahip olduklarının kıymeti bilemediği için ve en çok da salaklığındandır demeden önce,kadın ne olur da aldatmaz demeliyiz.Üstelik burada cinsiyet ayrımına falan hiç gerek yok.Kadın niye aldatırsa erkek de o nedenle aldatır,ya da erkek neden aldatmazsa kadın da o nedenle aldatmaz.
Yazar: lideradmin
Tarih: 30 Mart 2011 / 22:57

AREF GHAFOURİNİN GÖSTERİLERİ ÜZERİNE PSİKOLOJİK ANALİZLER
AREF GHAFOURİ’ İN GÖSTERİSİ
Aref’in Show Tv’de yayınlanan YETENEK SİZSİNİZ programı finalindeki gösterisi bir öncekini aratmadı. İstediğiniz kadar beyninizi ve zekanızı zorlayın, ne kadar pür dikkat bakarsanız bakın bir hile ve göz yanıltıcı manipülasyon olmadığı ortada. Ancak benim asıl değinmek istediğim husus bunlar değil.
HAFİFE ALMA,
ART NİYET ARAMA,
GÜLEREK KARŞILAMAYA YA DA İLLA Kİ MANTIKLAŞTIRMA EĞİLİMİ RUHSAL BÜTÜNLÜĞÜ KORUMA ÇABASININ BİR ÜRÜNÜDÜR
İnsanoğlu hayret uyandıran, mantığın genel kurgusuna ve olağan fizik kanunlarına aykırı bir şeyle karşılaşması halinde bunu kolay kolay kabullenemiyor. Genellikle de o güne değin doğru bildikleriyle ya da olmaz diyerek inandıklarıyla alakalı olarak içine düştüğü ani çelişkiyi ve bunun yaşattığı sarsıntıyı / korkuyu ödünleme adına ya esprilerle, ya abartılı gülmelerle ya da daha başka yöntemlerle (karanlıkta korkunca ıslık çalmak misali) hafife alma, “yok ya, olmaz, mutlaka bir hilesi vardır” gibi cümleler kurma, yani mantığına bürüme, daha da olmazsa inkar etmeye kalkışma gibi ödünleyici bir takım yaklaşımların içersine girebiliyor.
Psikolojide savunma mekanizmaları içinde yer alan “inkar” mekanizması malum, yaşanılan yoğun yas döneminde bilincin geçici olarak devre dışı bırakılması, böylece olayın farkındalığının bir süreliğine askıya alınması ile yaşanılacak travma etkisinin en aza indirilmeye çalışılması hadisesidir.
HER TÜRLÜ İNKAR BİR SAVUNMA MEKANİZMASIDIR
Evet insanoğlu aklının anlamakta zorlandığı ya da ruhunun kaldıramayacağı bir gerçekle karşılaşması durumunda başvurduğu savunma mekanizmalarından biridir, inkar. Aslında yaratıcıyı inkar da bu bağlamda ele alınabilir. Ateist yahut değil, akıl sahibi her insan şu alemde her şeyin aslında ne denli şaşırtıcı ve muhteşem olduğunun farkındadır. Bunu kuru aklıyla izah edemediğinde, metafizik bir takım gerçeklere bağlamakta ise zorlandığında (akıl inanma işinde tek başına yeterli değildir çünkü) ruhsal bütünlüğünü koruma adına inkar yoluna başvurabilmektedir.
(Bu gerçekler ışığında düşündüğümüzde yaratıcıyı inkar bilimselliğin zorunlu bir sonucu ya da tamamen akli – mantıki bir tercih olmasından çok özünde koruyucu ruhsal süreçlerin rol oynadığı psikolojik bir zorunluluk olsa gerektir. Tabiî ki iman etmekte zorlananlar için…)
İnsan başına gelen bir olayı anlamlandıramadığında / kabullenemediğinde bilinç dışı koruyucu devreler harekete geçer ve karşı karşıya olunan gerçeğin inkarı sağlanarak kişi rahatlamaya sevk edilir. Tıpkı annesinin ani ölümünü kabullenemeyen genç bir kızın, “…Hayır, yooo, annem ölmedi, gelecek…” diyerek günlerce annesinin dönmesini beklemesi gibi.
ZORLAMA YORUMLAR İÇSEL DENGEYİ YENİDEN SAĞLAMA ARAYIŞININ ÜRÜNÜ
Aref’in gösterileri akabinde gelişen ve olup bitenleri illaki mantıki bir takım zorlama çabalarla izaha yönelme gayretleri insanın anlayamasa bile yine de gördüğü, şahit olduğu olayları illa ki mantıki bir takım nedenlerle tanımlaya çalışma eğiliminde olduğunu, bunu yapamadığında ise rahat edemediğini de göstermektedir. Bu çabayı aslında o güne dek doğru bilinenlerin ya da olmaz diye inanılanların olduğunu görmenin içine düşürdüğü çelişkiyi giderme, şahit olduğu yaşantıyı doğruluğu kabullenilmiş gerçeklere yaklaştırarak tanımlama, böylece ansızın yitirilen içsel dengeyi yeniden tesis ederek eski rahata kavuşma arayışı olarak tanımlamak mümkündür.
BU OLAY KAİNATTA AKLIMIZIN ALMADIĞI GERÇEKELERİN VARLIĞINI BİR KEZ DAHA TEYİT ETTİ
İnsanoğlu nedense aklının sınırlı bir kapasitesi olduğunu unutmakta, sınırlı yetisiyle sınırsız bir alemi anlayabileceğini vehmetmekte, sonra da zekasının almadığı her şeyi yok zannetme hatasına düşmektedir. Bu mantık aslında gözümüzün göremediği kadar uzakta hiçbir şeyin bulunmadığını iddia etmekle aynı mantıksal tutarlılığa sahiptir. Eğer insanoğlu sık sık uzağa giderek başlangıçta görmediği şeylerin de var olduğunu defalarca tecrübe etmeseydi şayet, görme eşiğinin dışında / uzağında bulunan milyarlarca şeyi de aynı şekilde “yok” diyerek inkar edecekti muhtemelen.
Öyle ya, bir asır önceki kişilere ileride televizyonun icat edileceği, cep telefonu diye bir alet çıkacağı, bir numara farklı yazılınca karşıda başka birine ulaşılacağı, operatörün de milyonlarca insanın oturduğu yerden kimle, neyi ne kadar süre konuştuğunu bilebileceği söylenseydi buna o dönemde kaç kişi inanabilirdi!
Olmuş – bitmiş ve alıştığımız şeyleri olabilir görmek; olmamış şeyleri de -sırf o an için olmadığından- mantığımız almıyor diye “yok, olmaz” kabul etmek insanoğlu olarak bizlerin en temel yanılgılarından birisi olsa gerek!
AKLIMIZIN SINIRLI BİR YETİ OLDUĞUNU KABUL ETMENİN VAKTİ GELDİ
Aref gösterileri bir kez daha göstermiştir ki şu sırlarla dolu kainat üzerinde her ne kadar aklımız almasa da ne denli enteresan işler ve olaylar mevcut. Artık aklımızı ilahlaştırmaya – tabulaştırmaya son vermenin, bu yetimizin de tıpkı görme ve işitme kabiliyetlerimiz gibi, hatta beynimiz gibi sınırlı bir yetenek olduğunu kabul etmemizin vakti geldi. Bu belki gururumuza dokunacak, belki alışık olmadığımız için çok zorlanacağız ama gelinen nokta itibariyle buna mecburuz. Tabi ki gerçeğe ulaşmayı arzu ediyorsak, bu yolda hiçbir kişisel kaygı ya da zaaf içinde bulunmuyorsak, bulunmamalıysak!
Aklımızın kabul edemediği tek şeyin Aref’in gösterisindekiler olmadığını, koca koca galaksileri ufacık kara deliklerin yutması, kalbimizin ölene dek bir kez bile durmadan çalışabilmesi, görme olayının nasıl olup da bu kadar net gerçekleşebildiği, dünyanın boşlukta milyonlarca yıldır nasıl hassas bir dengede kalabildiği, güneşin milyarlarca yıldır ısı ve ışık yaydığı halde neden enerjisinde bir azalma olmadığı gibi yer yüzünde aklımızın almadığı, en az Aref’ inkiler kadar şaşırtıcı kareler mevcut olduğunu idrak etmeye artık mecburuz. Güneş balçıkla sıvanmıyor, üflemekle yıldızlar sönmüyor, yok demekle var olan gerçekler yok olmuyor. Gözlerini kapatan sadece kendine gece yapıyor.
BU OLAY KİŞİLERİ NASIL ETKİLEYECEKTİR
Bu etki inanç – inançsızlık zemini üzerinde görülecektir. Bu sıra dışı ve fizik kanununa ters, aklın makul çalışma sistematiği dışında gelişen gösteriden etkilenme insanları dinsel inanç zemini üzerinde ve iki farklı şekilde etkileyecektir. Yaratıcıya inanmayanların kafası iyice karışacak, hayatın sadece maddeden ibaret olmayabileceği kuşkusunu doğuracak, bütün bunlar bir süre derin ürpertilere yol açabilecek ancak bu çok az kişide “temel inanç değişimiyle” sonuçlanacaktır. Çoğunluğun ise yaratıcıya inanç konusundaki lakayt tarzı ve uzak tavrı “daha da katılaşarak” devam edecektir. Evet bu tablo –mantığın genel kurgusuna ters bir biçimde- inanmayan pek çok kişinin inançsızlığına daha da sarılmasına, bu tutumun daha da perçinleşmesine yol açacaktır. Bu tablo ve benzerleri içsel rahatlama ihtiyacını tavan yaptıracak, dolayısı ile şu dönemde eski köklü inançlarını (inançsızlıklarını) doğrulama, daha da pekiştirme temelli bir dizi çaba içine girmelerine, bu yönde biraz daha yoğunlaşmalarına yol açabilecektir.
İnançlı kişilerde ise bu gösterinin, inanç niteliğinde artma, daha köklü imana erişme yolunda vesile olması beklenir lakin bunun –yine mantığın genel kurgusuna ters olarak- sanıldığı kadar büyük etki yapmayacağı, kişilerin imana, dini yaşantıya dair yaklaşımlarının büyük ölçüde aynı kalacağı görülecektir. Çünkü insanoğlunun tutumlarını belirleyen tek unsur inanç değil, alışkanlıkları ve bunun yol açtığı ülfettir. Alışkanlık bariyeri ile ülfet duvarının imani gelişme sırığı ile geçilebilmesi ise günümüzün duyarsızlaşmış toplumlarında imkansızlık derecesinde güçtür.
Psikolog
İzzet Güllü